Pnyx’ten Meşrutiyet’e Demokrasi
MÖ 6. Yüzyılın sonlarında
Yunanistan’da 200 yıl sürecek olan “altın çağ” başlar. Bu dönem içerisinde -özellikle batı medeniyetinin- edebiyat, mimari, bilim ve sanat açısından temelleri
atılır. Klasik dönemin başlarında Atina şehir devleti halkı, tiranlığı devirmiş ve günümüz
demokrasisinden farklı olarak bir çeşit demokrasi kurmuştu. Bu sistemde vatandaşların
arasından kura ile çekilen isimler devlet yöneticileri oluyor ve kararlar bir
meclis tarafından alınıyordu. Tüm vatandaşlar meclis içerisinde söz alabilme ve
karar verme hakkına sahipti. Tıpkı “demokrasi”
kavramı gibi “vatandaş” kavramı da klasik
dönemde günümüze kıyasla farklı anlamlar içeriyordu. Klasik dönem vatandaş tanımını kabaca ebeveynleri Atinalı olan 30 yaş üzeri özgür
erkekler olarak yapılabiliriz. Kadınlar, köleler, çocuklar, gençler, yabancılar
veya birinci kuşak göçmenler tanım dışındadır ve bu demokrasi sürecine
katılımları yoktur. Tiranlığı devirip
demokrasi rejimine geçen Atinalıların
oluşturduğu bu siyasi ortam, zamanın önemli büyük düşünürlerini yetişmesine zemin
hazırladı ve Atina’yı önemli bir kültür merkezi haline getirdi.
Bu ortamda yetişen
düşünürlerin en önemlilerinden biri şüphesiz Sokrates’ti. Sokrates’in erdem ve adalet kavramını sorgulaması ona genç müritler kazandırmıştı. Fakat
bu durum meclis tarafından hoş karşılanmadı ve Sokrates gençleri yoldan çıkarmak
suçlamasıyla karşı karşıya geldi. -İlk demokratik rejimin bu popüler hatası,
günümüz demokrasilerindeki yozlaşmayı anlamamıza hala yardımcı olmaktadır.-
Sokrates fikirlerinden
vazgeçmek yerine zehir içmeyi tercih etmişti. Ona yapılan bu haksız yargılamadan
en çok etkilenenlerden biri ise şüphesiz ki Platon’dur. Platon en az hocası
kadar şüpheci ve sorgulayıcı bir karakterdi. Hocasının yaşadıklarını görmüş olan
Platon’un demokrasiye fazla sempati duymaması fazla şaşırtıcı değil. Platon’a “demokrasi despotluğa dönüşür” [2] dedirtecek olan yine bu
olaylar zinciri olacaktır. Demokrasilerde devlet yöneticileri kendi çıkarlarını
halkın ve devletin çıkarlarından üstün tutacaklardır savını ortaya atmış Platon
için, buna neden olan siyasetin ödülü diye nitelendirdiği zenginliğin verdiği
zevktir. Ayrıca yine Platon’a göre “yönetme arzusu” halk arasında çatışmaya yol
açar ve istikrarsızlığı beraberinde getirir. “Demokrasi… çeşitlilik ve düzensizlikle doludur; eşitlere ve eşit
olmayanlara aynı türden bir eşitlik sunar”[3] eleştirisini yapan Platon’un
yönetim için önerisi ise filozof krallardır. Platon’un ideal yönetim şekli ile
ilgili olan “teorik düşünceleri“, ilk kez öğrencisi Aristoteles tarafından eleştirilmiştir.
Aristoteles mevcut
rejimleri zayıf ve güçlü yönleri açısından analiz etmiştir. Bunu yaparken Aristoteles
iki tane basit soru sormuştur: “kim yönetiyor ve kimler adına yönetiyor?” Vatandaşların
yönetime katılımlarını vazgeçilmez olarak değerlendiren filozof, demokratik
devletin temelinin özgürlük olduğunu söylemişti. Ayrıca Aristoteles üç temel
yönetim türü olduğunun tespitini yapmıştı. Bunlar: “tek kişilik, birkaç seçkin
kişilik ve çoğunluk tarafından yönetim” şeklinde sıralanabilir. Dikkat çekici olan
ise Aristoteles’in bu yönetim şekillerini “doğru” veya ”yanlış” olarak tekrar
sınıflandırmasıdır. Örneğin “politeia”
olarak adlandırılan çoğunluk yönetimi, en iyi yönetim şeklidir ve bu sistemin “yozlaşmış” yani “yanlış” hali “demokrasi” olarak adlandırılır. (Daha
kolay anlaşılması için Tablo 1.1’de Aristoteles’in altı yönetim şeklini
sınıflandırdım.)
Tablo 1.1
Tek Kişilik
Yönetim
|
Seçilmiş Birkaç
Kişilik Yönetim
|
Çok Kişilik
Yönetim
|
|
Gerçek
Yönetim
|
Monarşi
|
Aristokrasi
|
Politeia
|
Yozlaşmış
Yönetim
|
Tiranlık
|
Oligarşi
|
Demokrasi
|
Akıl ve Aydınlanma Çağı’na
(1515-1770) gelindiğinde ise “Toplum
Sözleşmesi” kavramından bahsetmek mümkün olacaktır. Bu kavramı ortaya atan
ilk kişi olan Thomas Hobbes’in Toplum Sözleşmesi’ni
anlamamız için en ünlü eseri olan Leviathan’a
(1651) bakmamız gerekecektir. İnsanın doğal halini bir savaş hali olarak nitelendiren
Hobbes’a göre insanlar doğal duruma geri dönmemek için bir toplum sözleşmesi aracılığıyla hükümdar otoritesi altına
girmelidirler. Bölünmez ve sınırsız bir güce sahip olan yönetici
yükümlülüklerini yerine getirmezse toplum sözleşmesi bozulmuş olur ve bu da
doğal duruma geçmeye neden olur. Hobbes’un Leviathan’ı (1651) yazdığı sıralarda
İngiliz İç Savaşı’nın olması onun savaştan etkilendiği görüşünü
yaygınlaştırmıştır. Sonuç olarak anti-demokrat
olarak nitelendirebileceğimiz Hobbes’un, demokrasi karşıtlığının nedenini Antik
Çağ’daki düşünürlerden farklı bir yere oturtabiliriz.
John Locke’nin “Yasaların Merkeziyetçiliği” kavramını
ise ele aldığımızda ilk kez Liberalizm’den
söz edebiliriz. Locke’ye göre insanlar doğal haklara sahip rasyonel, bağımsız
varlıklardır. Yasaların hedefi ise özgürlüğü korumak ve geliştirmektir. Hükümetler
kamu yararını gözeterek halkın haklarını koruyan yasalar çıkarmalıdır diyen
Lucke, özgürlük ve eşitlik kavramlarını yasalar
çerçevesinde ele alan ilk kişi olmakla bilinir.
Devrimci düşüncelerin
temellerini atanlardan biri olarak kabul ettiğimiz Jean Jacques Rousseau’ya
geldiğimizde ise toplumdaki tüm eşitsizlik ve bölünmelerin sebebi “özel mülkiyet” in ortaya çıkmasıdır. Rousseau’nun
en önemli eserlerinden biri şüphesiz Toplum Sözleşmesidir. (1762). Hobbes’un Toplum Sözleşmesi ile karıştırılmaması
gereken bu eser Hobbes’un düşüncelerinin tam anlamıyla tersini anlatmaktadır. (
Tablo 1.2’de Hobbes ve Rousseau’nun Toplum
Sözleşmesi kavramındaki farklılıkları anlatılmıştır.)
Tablo
1.2
Doğal Durumda…
|
Toplum
Sözleşmesi…
|
Özgürlük…
|
|
Hobbes
|
…hayat savaş
halindedir ve hayvanidir.
|
…barışı ve
huzuru sağlamak için gereklidir.
|
…sadece
yasaların yokluğunda vardır.
|
Rousseau
|
…insanlar mutlu
haldedir.
|
…eşitsizliği
devamlı kılar ve bireyin insanlığını yok eder.
|
…yasalar
çerçevesinde kazanılabilir.
|
“İnsanlar
özgür doğdular; ancak her yerde zincire vuruldular”[4] demesinden
anlaşıldığı üzere Rousseau’ya göre egemen bir güce özgürlüğün teslim edilmesi
mümkün değildi. Savaşa yol açan şey ise mülkiyetin nasıl paylaştırılacağı
sorusuydu. Solcu ekolun tartışma konusu olan birçok (özel mülkiyet, özgürlük, eşitlik…) kavram Rousseau’nun
düşünceleriyle temellendirilmiş olacaktır. Yine de Rousseau’ya sosyalist dememiz bulunduğu dönem
açısından doğru sayılmaz. Zamanına göre pek radikal olan -herkesin toprak
sahibi olması- gibi düşünceleri zamanının ötesinde olarak değerlendirilebilir.
Endüstri Devrimi'nin (18.yy) etkilerinden sonra ise Karl Marx, özel
mülkiyet konusunu “emeğin
yabancılaştırılması” çerçevesinden ele alır ve özel mülkiyeti
yabancılaştırılan emeğin ürünü olarak nitelendirir. Kapitalizm eleştirisini de bu düşünceden temellendiren Marx, kapitalizm ürünlerini işçiden kopuk “yabancı”
ürünler olduğunu savunur. Marx, çözümü ise özel mülkiyetin olmadığı bir sistem olan komünizm’ de görüyordu. 20.yy sonlarında
Doğu Avrupa’da ve Sovyetlerde komünizmin
çöküşü ve aynı coğrafyalarda kapitalizme olan
hızlı geçiş, komünizmin başarız olduğu düşüncesini yaymıştır. Fakat 21.yy
başlarındaki küresel ölçekteki ekonomik kriz, Marx’ın “diyalektik” yaklaşımının kapitalist
sistemdeki çelişkileri gözler önüne serdiğinin kanıtı olduğuna dair düşünceler
de yaygındır.
1923 Türkiye’sine
baktığımızda ise yeni kurulan bir cumhuriyet ile karşı karşıyayız. Sosyalizmin uygulamaya konulmasının (1917
Bolşevik İhtilali) üzerinden sadece 5-6 sene geçmiş olması ve SSCB’nin hızlı
kamulaştırma girişimlerinin olumsuz sonuçları, yeni Sovyet rejimine karşı
Türkiye hükümetinin adımlarını “çekingen” atmasına sebep olmuştur. Türkiye
ekonomisinin devletçi bir anlayış ile hızla büyümesine karşın, sosyalizmle
araya konulan mesafe Türkiye iktisadi tarihi açısından önemli bir virajdır.
Türkiye’nin “demokrasi”
rejiminden yana kanaat kullanması ise şaşırılacak bir durum değildir. Tanzimat
dönemi ile başlayan değişim rüzgarları ve
1. Meşrutiyet (1876), 2. Meşrutiyetin
(1908) ilanları bu sonun aksinin olmayacağına işaretti. Bu gelişmelere rağmen
yeni cumhuriyetin kültürel altyapısı -okuma yazma oranının düşüklüğü vb- nedenlerden dolayı tam
hazır değildi. Bu nedenle tam anlamıyla bir demokrasi Türkiye’de 20.yy ortalarında
anca yaşanmıştı.
Peki günümüz dünyasında demokrasi en iyi rejim olabilir mi?
(Devamı Gelecek)
Tugay Burgucu
08.02.2020
[1] Antik
Atina’da vatandaşların siyasi konuları tartıştığı taş platform.
[3] (Platon,
Devlet, MÖ (380-360), s.?)
[4] (Toplum
Sözleşmesi, (1762))
Yazdıklarınız temel bilgiler niteliğinde olduğundan sosyoloji/felsefeyle tanışacak insanlar için iyi bir adım olabilirmiş; ancak kullandığınız dil çok resmi kaçmış. Biraz daha blogvari yazabilirsiniz belki. Nacizane öneri. Elinize sağlık.
YanıtlaSilTeşekkürler haklı eleştiriniz için :)
Sil