Yaz Geçer, Sonbahar Kalır
Tarih tekerrür edecek biliyorum.
Ne devlet sırlarının anlamı kaldı, ne de atların. Ne
ideolojilerin anlamı kaldı, ne de ellerinin. Fabrikalarının duvarların veya son
mollaların, ne anlamı kaldı okuduğumuz kitapların? Yarınların, notaların ve
sonu olmayan başların. Merhaba! Yaz geçer, sonbahar kalır.
Güncemi yeraltından tutuyorum. İşler sarpa sardığında kimi zenginler
bazı yerlerde kendilerine yeraltında sığınaklar inşa etti. Uzun ömürlü
konserveler, ilkyardım kitleri ve kısmen rahat döşeklerden var içeride. Yemekleri
idareli kullanmalıyım çünkü yaklaşık 4 günlük yiyeceğim kaldı. Başka bir
sığınak bulmak için kaç kilometre yürümem gerektiğini bilmiyorum. Ayrıca beni
gören olursa son yazdığım yazının bu olabileceğini biliyorum. Çünkü sokaklarda
sürekli olarak gezen ve insan avcılığı yapan asiler var. Anlayacağınız, yeraltı
yukarıdan daha aydınlık.
Sanırım bunları anlatmadan önce neler yaşandığından biraz
bahsetmem gerek. Ayrıntıları tam hatırlamıyorum ve bunu düzgün beslenmememden
kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ya da belki de beynimiz bize yardımcı olmak için
acı hissettiren anılarımızı kendiliğinden törpülüyor. Sanırım hayatta kalma
dürtüsü bu olsa gerek.
Ben de herkes gibi biriydim, herkes ne kadar hiç kimse ise o
kadar hepimizdim. Arkadaşlarımla sabahlara kadar devleti kurtarıp tekrar
batırırdık, aşktan da bahsederdik, ihanetten de. Hatta okula bile giderdim
bazen. Diplomam olacak sanırdım herkes gibi. Şimdilerde ise dönüp baktığımda
iyi ki yapmışım dediğim tek şey devamsızlıklarım.
Bir salgın ile her şey değişmeden önce dünyada büyük
şirketler, sermayedarlar, fabrikalar ve paradan para kazanan insanlar vardı.
Herkes her şeyi tüketmek istiyordu çünkü “marketing” dediğimiz şey, her
anımızda bizimleydi. Bize dayatılanlara ne kadar çok sahipsek o kadar mutlu
olacağımıza inanıyorduk. Nesnelere sahip oldukça yenileri dayatılıyordu. Sosyal
medyada önümüze rol modeller çıkartılıyor, onlar gibi olmak için para harcamaya
itiliyorduk. Her ürünün bir çeşidi ve alternatifi vardı. Hiç olmadı replikaları
mevcuttu. Eski sistemin alternatifsiz yaptığı tek şey ise bize rol model olarak
sunulan “güzellik” algısıydı. Bu yüzden aslında herkes replikaydı. Sistem kendi
için “beyaz yaka” dediğimiz sınıfı yetiştirmekteydi. Bilim ve sanat için eğitim
alması gereken gençler, doğruca sistemin içerisine birer köle olarak
yerleştiriliyordu. Evet, eskisinden de eskiden kölelik vardı. Adı Amerika’da
kölelik, Rusya’da serflik, Osmanlı’da ise reaya… Köleliğin olmadığına emin
olduğumuz zamanlarda ise işçileri unutmuştuk. Eğer bir insan sadece yaşıyorsa
ve sadece yaşamak için çalışıyorsa köledir. İnsanı mutlu eden şeyler tadılamaz
ve sadece çalışılırsa, yaşamak nefes alıp vermekten öteye gidemez. Sistem, bir
işçinin mutlu olacağı şeyler konusunda onu kandırıyordu ve ölene kadar bir
yalanın peşinden insanları sürüklüyordu. Bedensel olarak daha hafif iş yapan
kamburlarına ise “beyaz yaka” diyordu. Bence topraktan kopmuş sınıfların onlara
mutluluk verecek şeyi hala keşfetmemiş olmasındandı bu olanlar.
Tüm gerçeklik
insanoğlunun tutkularına yenik düştüğü gerçekliğidir. Ve tutkunun aklı
yenmesinden daha basit bir şey yoktur: Tutkunun esas zaferi çıkar karşısında
üstünlük sağlamasıdır.
İnsanlar yaşam şartlarını iyileştirmek için “servet
arttırımı” kavramını rehber edinmişti. Bugüne kadar doymaz bilmezlik,
paragözlük ve aç gözlülük gibi tanımladığım tutkuları, para ve mal edinme
arzusu, iktidar arzusu ve cinsel arzular olarak sınıflandırabiliyorum.
Benim hiç köle olmaya niyetim yoktu. Biraz müzikten, biraz
edebiyattan biraz da tarihten anlardım. Hepsinden biraz biraz anladığım için
sistem zaten önümü tıkıyordu. Kaderim buymuş, çünkü ben ne ticaretten anlarım,
ne kardan, ne de zarardan. Ama devlet adına akıl yürütmekten anlarım. İnsanları
anlamak için en iyi yöntem, onların çıkarlarını incelemektir. Çıkarlar devletle
çatışabilir yada devletin çıkarları senin önüne set koyabilir.
Şimdilerde ise asiler dolaşıyor etrafta. Ne farkı var ki
İşçinin yaşam güvencesini sağlamayan patronların, şimdilerde insan eti yiyen
asilerden? Eskiden ticaret ve sanayi, kırsal kesim insanlarına, yavaş yavaş
düzen ve iyi yönetim sağlamış, bunların aksine bireylerin can güvenliği ve
özgürlüğü kalmamıştı. Dünyanın bize sunduğu kaynaklar eskisinden de kıt. İki
fark var bizi eski dünyadan ayıran. Biri bölüşüm sorununun eskiye nazaran daha
ölümcül olması, diğeri ise artık kimsenin patronunun olmayışı. Patronum yok
artık ve bu bana belirli bir derecede özgürlük sunuyor. Fakat yasaların ve yasa
denetleyicilerin olmaması özgürlüğümü kısıtlıyor. Yani hala özgür değilim. Peki
beni özgür kılacak olan nedir?
Bu sorunun cevabı için sanırım ne yaptığımızdan çok ne
yapmadığımıza bakmam gerekecek. Çıkarlarımızı bir kenara koyup ihtiyacımıza
göre paylaşabilseydik eğer kaynaklarımızı, sanırım her şey daha makul olacaktı.
Eğer ki düşünmeseydik hisse senetlerimizi, yatırımlarımızı, kur oranlarını ve
borsaları… düşünseydik sadece aç kalanları, belki de bu meret bu kadar
yayılmayacaktı. Belki de tek şansımız üretimi halk olarak ele almamızdı ve onu
da çıkarlar yüzünden beceremedik. Ama artık iş işten geçti. Arsız bir
kapitalizm düşmanı olan ben, dünyanın sonunda yine aynı derecede vahşi bir
sistemi yaşamak zorundayım. Çember daraldığı için ölüme eskisinden daha
yakınım.
Eskiden her şey daha meşru geliyordu çünkü bir insanın para
kazanmasından daha meşru bir şey yoktu. Artık tek meşru olmayan istek yaşamak!
Şimdilerde anlıyorum, eskiden pek meşru bir istek değilmiş köşklerde
yaşayanların aksine yaşamak.
Neyse, hayatta kalabileceğim her dakika umut var ve ben o
umut adına yollardayım. En çokta anlamı kalmayan şeylerin peşindeyim. Mesela halk
türkülerinin, ya da yaradılışa anlam veremeyişlerimizin. Dünyanın sonunda
olsakta, gülüşlerimiz ve umutlarımız var olacakmış. Tek anladığım şey bu. Uzun
ince bir yolda olduğumuzdan ziyade hangi yolda olduğumuzmuş teselli ettiren.
Sanırım her şeyden sonra doğa intikam alır, belki bir Aşık’ta bize katılır.
Sanırım yaz geçer, sonbahar kalır.
2026
Yorumlar
Yorum Gönder